Bezgin CinePub & Events

Bazı anlatılar vardır; zihnimizde bıraktıkları tortu yalnızca olay örgüsünün bittiği yere borçlu değildir. Perdeden taşan o tekinsiz ton, adımların ritmi, seslerin boğukluğu ve her karede kendini hissettiren o yoğun atmosfer, bizi hikâyenin kendisinden çok daha derin bir yere, kendi duyularımızın sınırlarına fırlatır. Francis Ford Coppola’nın 1974 yapımı başyapıtı The Conversation (Konuşma), sinema tarihinin bu anlamda en sarsıcı duyusal deneyimlerinden biridir.
Diyarbakır Sinema Kulübü ortaklığıyla Bezgin Bekir’in kitaplık alanında gerçekleştirdiğimiz buluşmada, değerli yazar ve senarist Zehra Çelenk’in katılımıyla bu zamansız klasiğin; sesin, sessizliğin ve mahremiyetin tekinsiz labirentlerine uzanan katmanlarını araladık.
Hakikat Neyle Kurulur? İşitmek ve Yorumlamak
Söyleşide açtığımız ilk can alıcı katman, “işitme ve yorumlama” arasındaki o kaygan zemindi. Gene Hackman’ın hayat verdiği ses uzmanı Harry Caul, işinin en iyisidir; o sadece kaydeder. Ancak kaydettiği o uğultulu konuşmanın içinden süzüp çıkardığı tek bir cümlenin tonlaması, onun profesyonel mesafesini yerle bir eder.
Burada şu sorunun etrafında döndük: Hakikat, nesnel bir veri midir, yoksa kendi korkularımız ve suçluluk duygularımızla yeniden kurduğumuz öznel bir kurgu mu?
Harry Caul, dışarıdaki dünyadan yalıtılmış evinde kendi hapishanesini yaratmış bir gözlemcidir. Ancak başkalarını gözetlerken aslında kendi vicdanının sesini dinlemektedir. Çelenk’in de vurguladığı üzere; ses bantlarını defalarca ileri geri sararken hakikati arayan Caul, aslında kendi parçalanmış gerçekliğini deşifre eder.
“Gözün” İktidarına Karşı “Kulağın” İsyanı
Sinema, doğası gereği çoğunlukla görüntünün iktidarı altındadır. Fakat The Conversation merkezine “kulağı” yerleştirerek bu yapıyı tersyüz eder. Söyleşide, filmin ses tasarımının başlı başına bir anlatıcı olduğunu tartıştık.
Parazitler, boğuk fısıltılar, rüzgarın uğultusu ve caz piyanosunun o hüzünlü melodileriyle duyularımızın nasıl estetize edildiğini inceledik. Görüntünün bizi aldatabileceğini biliriz; peki ya kulaklarımız? İşittiğimiz seslerin arkasındaki trajediye ortak olurken, gerilimin fiziksel bir takipten ziyade nasıl duyusal bir kuşatmaya dönüştüğünü konuştuk.
Mahremiyet, Bakış Açısı ve Sınırların İhlali
70’lerin Watergate skandalı gölgesinde çekilen film, bugünün “gözetleme toplumu” dediğimiz yapısının erken bir habercisidir. Harry Caul’un başkalarının mahremiyet sınırlarını ihlal ederek kurduğu hayat, kendi mahremiyetinin trajik şekilde ihlal edilmesiyle son bulur.
Zehra Çelenk ile yaptığımız sohbette, bakış açısının (point of view) gerilimi tırmandırmak için nasıl deha işi kullanıldığını analiz ettik. Kamera bizi sadece Harry’nin gördüklerine değil, onun işittiğini sandıklarına da hapseder. Bu daralan açı, seyirciyi de odadaki o boğucu yalnızlığın ve paranoyanın doğrudan bir ortağı haline getirir.

Gerilimin Başka Anlatı Katmanları
Bir casusluk filmi gibi başlayan yapım, hızla insanın varoluşsal krizine, suçluluk psikolojisine ve modern dünyanın getirdiği yabancılaşmaya doğru bükülür. Günümüz sinemasının her şeyi hemen tüketen hızlı kurgu mantığına karşı, Coppola’nın sahneleri saniye saniye demleyen, sessizliği bir çığlık gibi kullanan anlatı dili üzerine düşünmek hepimize çok iyi geldi.
Diyarbakır Sinema Kulübü ile gerçekleştirdiğimiz ve daha odaklı bir buluşmaya dönüştürdüğümüz bu etkinlik; sinemayı yaşamın, felsefenin ve duyuların içinden okumaya çalışan herkes için zihin açıcı bir deneyim oldu.
Katılan, dinleyen, sorularıyla ve yorumlarıyla Bezgin Bekir’in bu köşesini derinleştiren tüm sinemaseverlere ve şahane çözümlemeleriyle ufkumuzu açan sevgili Zehra Çelenk’e teşekkürlerimizle.
Bir sonraki seyir ve söyleşide, yeni bir bakış açısıyla buluşmak üzere.
